“Sinema uzun zamandan beri, kentle çokyakın ve çok yönlü bir ilişki içinde. Ticari sinemayı, nüfusun yoğunlukta olduğu büyük merkezlere çeken ekonomik etkenleri ve sinema binalarının başlı başına önemli bir mimari tarz olarak ( bkz Richards, 1984) görülmesini bir tarafa bırakırsak, bu ilişkinin en önemli yönleri, film içeriklerinde yansıtılmıştır.

Birçok yorumcu (Solomon,1970; Wiseman, 1979; Sorlin, 1991), sinemanın metropollerin arka planında çoğunlukla kendi anlatısını yarattığını ve böylece ‘kent sanatı’ olarak kendi başına geliştiğini iddia ediyor. Bunun sebebi de, belli başlı film stüdyolarının, alışıldığı üzere, önemli ölçüde, Los Angeles, New York, Londra, Paris, Berlin ve Roma gibi büyük kentlerde ve bunların çevrelerinde kurulmalarından kaynaklanıyordu.”  John R. Gold- Stephen V. Ward*

Blade Runner – 1982

Ridley Scott’ın 1982 yılında Philip K. Dick’in “Do androids dream of electric sheep? (Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?)” adlı romanından uyarladığı ve postmodern kentin sinemadaki yansımasının en net görüldüğü Blade Runner filmi de, 2019 yılının gelişmiş ve yenileştirilmiş Los Angeles’ında geçmektedir. 

1982 yapımı filmde, kentin sürekli karanlık, yağmurlu ve çöküntü halinde gözlemlenmesi yönetmenin şehirlerin geleceği hakkında iyimser olmadığını gösteriyor ki sanırım bilim kurgu filmlerinin ana işlevlerinden biri de insanları gelecek konusunda endişelendirmek.

Filmde gördüğümüz dış mekanların, – ki çoğu sahnede iç dış ayırt edilemez olabiliyor kent dokusundan kaynaklı- aşırı “ışık kirliliği”ne maruz kaldığına ve güneş ışığının neredeyse hiç görünmediğine –Tyrell’ın evi ve şirketi olan piramit yapı dışında- tanık oluruz.

“Alphaville, hem modernist bir iddiaya (tarih, bize zalim kenti yargılama izni verir.) doğru meyillidir, hem de postmodernist şüpheci bir kabul, başka bir yoldan onaylanabilir. Buradan yola çıkarak, Ridley Scott’un Blade Runner 1982 filminin, Alphaville’den ne kadar çok şey aldığını görebiliyoruz. Blade Runner, Godard’ın bitimsiz gece kentinin üslup özelliklerini, hatta kimi aydınlatma yöntemlerini, müziğin kullanımını ve de oyunculuk biçimini ödünç alır. Blade Runner da, öykünün merkezinde (Scott’un 1992’de filmi kendisi için kurguladığında, dış sesi atarak kısaltma çabasına rağmen) Deckard ve Rachel arasında yaşanan bir kara aşk macerası kurar.” Anthony Easthope*

Frank Krutnik’in tanımladığı Kara Kent, Dipsiz Kent ve Yabancılar Kenti tanımlarının birçoğu ile uyumlu olan Blade Runner’ın Los Angeles’ı, postmodern devasa sütunların arasındaki kokuşmuş, kirli sokakları, kamera açısı yükseldikçe yerini dev gökdelenlere bırakır.

İç mekanlarına şahit olduğumuz 3 önemli yapı var filmde.

İlki, Tyrell’in evi ve şirketi olan Mısır Piramitleri’ni anımsatan ve gücü temsil eden devasa yapıdır. Tyrell’in yatak odasına girdiğimizde ise yapının dışından tamamen alakasız postmodern bir iç mekanla karşılaşırız.

İç mekanlarında gezindiğimiz ikinci yapı, Tyrell şirketinin genetik tasarımcısı J. F. Sebastian’ın yaşadığı Bradbury binasıdır. Binadaki çelik yoğunluğu, ıslak ve karanlık mekanlar filmin genel kurgusuyla örtüşmektedir. Ancak ben bu yapıyı filmdeki diğer yapılardan ayırarak, Pasolini’nin “Ölü Kentler”inde kullandığı yapılarıyla daha çok özdeşleştiriyorum.  

Son olarak da içinde gezinebildiğimiz bir diğer yapı, Deckard’ın evi olan ve Frank L. Wright’ın 1924 yılında tasarladığı, Charles Ennis Evi’dir. Deckard’ın balkonunda sigara içtiği bir sahnede iç mekan ile dış mekanın çok ayrışamadığı gözümüze çarpar. Çünkü Derkard’ın evinin iç atmosferi de dağınık, dışarıdan süzülen ışıklarla aydınlatılan ve yer yer brüt betonu çok net algıladığımız, mat renklerin hakim olduğu ev, tamamen kent ile uyumludur.

Blade Runner 2049

Blade Runner 2049’un mekanlarına baktığımızda ise kent silüetlerinin ıslak, soğuk ve karanlık imgeler açısından çok farklılaşmadığını ancak iç mekanlarda daha modern, teknolojik, gün ışığının sürekli akıp gittiği, ışık açısının hareket boyunca değiştiğini görüyoruz. Bu anlamda 2049 filminin iç mekanlarının daha etkileyici olduğunu söyleyebiliriz.

2049’da kent dokusundan daha yoğun olarak iç mekanların kullanıldığına tanık oluyoruz. Dış mekanlarına şahit olduğumuz dikkat çeken iki önemli yapıyı dile getirmek isterim.

İlki Dr. Ana Stelline’nin yaşadığı fanusu barındıran brüt beton yapı, bir diğeri de Deckard’ın yaşadığı yapı. İkisi de iç-dış mekan örüntüsüyle oldukça beğeniyi hak ediyor.

Son olarak Michel Marie’nin de dile getirdiği gibi artık “Filmlerin yüzde sekseni kent ortamında şekilleniyor.” ve arka planda, filme bağımlı ya da bağımsız olarak, kentler ve mekanlar, kendi kurgularını inşa ediyor.

Kaynak: 

*John R. Gold- Stephen V. Ward – Belgesel Film Geleneğinde Kent Ögesi

*Anthony Easthope – Sinemada Ütopyen ve Distopyen Kent

*Michel Marie – Filmlerde Kentsel Tema

*Berrin Akgün Yüksekli – Sinema ve Mimarlık: Blade Runner Filminde Kurgusal Kent

Facebook Comments