*Gösteri Toplumu – Guy Debord

AVM’ler her kesim tüketicileri bir araya getiren, yeni model sosyalleşme merkezleri haline gelmiştir. Bu sosyalleşme gerçek anlamda insanoğlunun ihtiyacı olan bir sosyalleşme midir, yoksa Marx’ın yabancılaşma teorisinden yola çıkılarak oluşturulmuş soyut bir mutluluk diyarı mıdır?

Kapitalizmin insanlara sunduğu “seçim özgürlüğü”, kendisini uzun yıllar boyunca vazgeçilmez kılan en önemli özelliklerinden biridir. Maddi olarak sahip olduklarımız, sahip olunabilecek nesnelerin de sınırlarını çizebilmektedir. İşte bu sınır yelpazesinin -toplumun tüm sınıflarını düşündüğümüzde- en bariz ve görünen haline günümüz AVM’lerinde rastlamaktayız.

Kapitalizmin tarihsel durumunu göz önünde bulundurduğumuzda, sermaye ve işçi sınıfı her daim birbirine düşman olmasına rağmen bir o kadar da birbirine muhtaç iki sosyo-ekonomik sınıftır. Bu düşmanlık ve muhtaçlık paradoksu kapitalizmin son dönemdeki beslenme kaynaklarından biridir. Özellikle 70 ve 80’lerden sonra ortaya çıkan liberal politikalarla sömürülen işçi sınıfının sosyal hak taleplerini, yani sağlık, eğitim, barınma ve boş zaman ihtiyaçlarını görmezden gelemeyen sistem, tüm bu taleplere yine kendince çözümler üreterek devamlılığını sağlayabilmiştir. Böylece bu iki büyük sınıf, Debord’un Gösteri Toplumu Yaklaşımı’ndan da faydalanarak açıklamaya çalışacağımız bir dostluk içine girmiştir. Bugün eğer “kapitalizmin son evresinden” iş adamları dahi bahsetmeye başladıysa bunun ana nedeni, işçi dostu patronlar olmalarından(!) değil, üretim ve tüketimin (gösterinin de burada payı büyük) birbirini dengeleyememesindendir.

Tüketim sayesinde mutlulukta birleşmiş bir toplum

Sermaye birikimi için vazgeçilmez olan teknolojik ve bilimsel ilerleme, tüketimi özendirme konusunda da neo-liberal politikaların imdadına koşmuştur. Böylece, özellikle çağımızda, Debord’un da bahsettiği gibi, “tüketim sayesinde mutlulukta birleşmiş bir toplum” yaratılmıştır. Bu mutluluk merkezlerinden olan AVM’lerin tarihi ise, çok eskiye dayanmaktadır.

“Alışveriş merkezlerinin belki de ilk adımı olarak görebileceğimiz ‘Agora’lar, Eski Yunan’da M.Ö. 7. yy’da görülmektedir. İnsanlar burada hem bir takım sosyal ilişkiler geliştirir, hem de ihtiyacı olanı satın alır. Ardından M.Ö 2.yy’da çok katlı mimarisi ile Roma’daki ‘Trojan’ pazarları gelir. Orta Çağ Avrupa’sında ise, alışveriş etkinlikleri genelde katedral çevrelerindeki gezici panayırlar aracılığıyla giderilmektedir. 1800’lerden I.Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara kadar, dünyanın bazı başkentlerinde pazar ve alışveriş noktaları gelişmiş, ulaşım ağları genişlemiştir. Buna örnek olarak Paris, Londra, Berlin Chicago ve New York’u sayabiliriz.” (1)

Keynesyen politikaların bir işe yaramadığı gerçeği

1900’lü yılların ortalarına geldiğimizde, kapitalizm kitlesel üretim ve tüketimi özendirme konusunda önemli adımlar atmış, insanları toplu tüketime daha fazla ihtiyaç duyar hale getirmiştir. Fakat bu durum özellikle 70’lerde yaşanan “Petrol Krizi”nden sonra sınıfsal mücadeleleri de beraberinde getirmiş, artık Keynesyen politikaların bir işe yaramadığı gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Böylece sistem içinde birtakım değişiklikler yapılarak neoliberal politikalar ortaya atılmış ve dünya genelinde uygulanır hale gelmiştir. Ülkemizde bu politikaların uygulayıcısı olarak Turgut Özal siyaset sahnesine çıkmıştır.

Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de özellikle “muhafazakar” kesimin bu sisteme ayak uydurması sağlanmıştır. Bu yeni düzen beraberinde, bir önceki yıllardan miras kalabileceği düşünülen sosyalist partiler ve devrimci işçi örgütlerini bertaraf etmiş, toplumda yeni bir denge kurmaya çalışmıştır. Ülkemizdeki 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında neoliberal politikaların adeta başlangıcı sayabileceğimiz 24 Ocak Kararları alınmış, burjuvazi iktidarının güçlenerek geri dönüşü sağlanmıştır. Türkiye artık yeni liberal politikaların uygulama alanı olan üçüncü dünya ülkelerinden biri haline gelmiştir. Değişen düzenle beraber, devletin ekonomideki düzenleyiciliği en aza indirgenmiş, ekonominin kısıtlama olmadan, sermaye sahipleri tarafından düzenlenmesi öngörülmüştür.

Ve ilk AVM 

Ve Türkiye artık uluslararası tüketim ağı içindeki yerini almıştır. İthal edilen mallar, açılan televizyon kanalları, renkli televizyonlar, reklamlar, yeni teknolojik ürünler, alışveriş merkezleri, walkmenler… Tüm bunlarla ülke halkı, 80’lerin sonu itibarıyla tanışır ve 1989 yılına gelindiğinde ülkemizdeki ilk AVM olan “Galleria” açılır.

Galleria’nın ardından 90’lı yıllar boyunca Türkiye’de 24 AVM daha açılır. (2)

Bu yıllardaki hemen her gelişme, ülkedeki liberal ekonomisiyle doğru orantılıdır.

Böylece “gösteriş zamanı”,  bizler için de vazgeçilmez bir gereklilik haline gelmeye başlamıştır. Tüketimin hızla artmasının yanında, daha iyi ve marka olanın tercih edilmeye başlandığı bir döneme girilmiştir. Alarmlı otomobiller, ışıklı çocuk ayakkabıları, renkli televizyonlar, walkman’ler, atari salonları gibi bizleri adeta yücelten, aldatılmış bir bakış ve yanılsama içindeki bu tüketim dünyasına hep birlikte “merhaba” dedik. Tükettiğimiz her ürün bize yeni bir kimlik kazandırmaya başlamış, erişebildiklerimiz bizim hangi sınıftan olduğumuzu belirlemiştir. 

İmkanlar veya imkansızlıklar kapitalist dünyanın her döneminde yaşanmıştı elbette, fakat bu yeni çağ ile daha görünür bir hale gelmiştir. Gösterişin günbegün arttığı bu zamanlarda, gündelik hayat, emekçi sınıfın sınırlı imkanlarını adeta yüzüne vurmaya başlamıştır. Çünkü artık yediden yetmişe herkes bu gösteri toplumunun bir parçasıdır. Gösteriye hayatın her alanında maruz kalan insanlar, kendi imkansızlıklarını giderebilme yollarını aramaya çalışmış, banka kredileri tam da bu dönemde devreye girmiş, ilerde batık banka teriminin dilimize yerleşmesine neden olacak derecede yüksek faiz oranları uygulanmıştır.

Nesnelleşmiş bir dünya görüntüsü

Kentler artık bu değişen ekonomik düzenle beraber, yeni bir çehreye bürünmüş, değişimin ve modernleşmenin en önemli merkezleri oluvermiştir. Yeni binalar, lüks siteler, otoparklar ve alışveriş merkezleri… Sosyolojik ve kültürel farklılıkların birbirinden keskin bir sınırla ayrılmaya başladığı bu yıllarda alışveriş ve boş zaman etkinlikleri de her geçen gün artarak devam etmiştir. Peki, “bu keskin ayrımı, özellikle işçi sınıfının hissetmemesi için ne yapmalı” sorusu liberal ekonominin çözümünü; kültür endüstrisi, yabancılaşma ve tüketim çılgınlığı kavramlarıyla harmanlayıp cevabını AVM kültüründe bulduğu bir durumu ortaya çıkarmıştır. Alışveriş merkezleri nesnelleşmiş bir dünya görüntüsü” (Debord,Gösteri Toplumu, 2016) olarak bizleri aldatabilmenin en göz alıcı yollarından biridir artık. Debord’un gösteri ile ilgili söylediği şu sözü buraya iliştirmekte fayda var: 

“Kendi bütünlüğü içinde ele alındığında gösteri, mevcut üretim tarzının hem sonucu hem tasarısıdır.”

Bundan şu sonuca varabiliriz; gösterişin bu denli hayatımızı ele geçireceği aslında kapitalist / neo-liberal politikaların kaçınılmaz bir sonudur.

“Gerçek toplumun gerçek dışılığının en can alıcı noktası olan gösteri” (Debord, Gösteri Toplumu,2016) bizleri sahte dünyanın sarhoş edici büyüsüne hayatın her anında çağırıyor. Alışveriş merkezi reklamları, bizleri adeta kendimizi gerçekleştirebileceğimiz, aslında gerçekte sahip olduğumuz benliğimizi değil de hayalini kurduğumuz hep o “kahraman” benliğe sahip olabileceğimiz bir dünyanın varlığından söz ediyor gibidir. AVM’ler, salt tüketimin yüceleştirilmediği, tüketenin de yüce bir konuma eriştiği, Debord tabiriyle,  yanlış bir bilinç merkezidir. Toplumun her kesimden tüketicisini “kültür endüstrisi” sayesinde uyuşturan bu merkezler, bizlere her gün yeni avantajlar sunarak, yeni roller biçmektedir. Örneğin teknoloji, fast food, ayakkabı ve elbise mağazaları bu durumu en iyi kullanan sektörlerdir.

Tüketim ve gösteriş arzusundaki artış, hem sürümü hem de karlılık oranını artıran bir etkendir

Tabii bir de gösterişin sadece büyük kent merkezlerinde yaşandığını söylemek yanlış olur elbette. Bu gösteri merkezleri gitgide kırsala / taşraya da yayılmaya başlamış, yeni bir tüketici grubunu da bünyesine katmayı başarmıştır. Ülkemizdeki küçük şehirlerde bile artık en az bir AVM bulunuyor. Hatta bazı ilçelerde bile olduğunu söylemek mümkün. Kırsaldaki toplumun özellikle televizyon, internet ve reklam sektörü sayesinde varlığından haberdar olduğu gösterinin/gösterişin son modasına erişebilme arzusu ağır basmaktadır. Bu da özellikle neo-liberal politikaların uygulayıcısı hükümetlerin işine gelmektedir. Tüketim ve gösteriş arzusundaki artış, hem sürümü hem de karlılık oranını artıran bir etkendir çünkü.

İki işçiyi çok basit bir nedenden dolayı karşı karşıya getiren sistem

Yanılsama, gördüğümüz ve algılamaya çalıştığımız dünyaya ait şeylerin birer yalandan ibaret olmasıdır. AVM’ler yanılsamanın adeta ana merkezlerinden biridir. Sahip olunmak istenen her ürün ve hizmetin, aslında bizi gerçek dünyadan nasıl soyutladığına ve gereksiz bir mutluluk aşıladığına, her an şahit oluyoruz. Örneğin, asgari ücretli bir işçinin tatil gününde gittiği alışveriş merkezinde, siparişini geç getirdiği için çalışan bir başka işçiyi azarlaması durumu… Bu, normal görünebilir. Fakat gerçek aslında bambaşkadır. Azarlayan işçi kendisinin yüce bir tüketici olduğu yanılsamasını yaşar. Bu “yüce tüketici” kimliği ona, o farkında olmadan biçilmiş bir kimliktir. Artık “Ben müşteriyim ve her zaman haklıyım”, “O kadar para veriyoruz, tabi ki karşılığını alacağız” gibi argümanlarla kendisi ile aynı sosyo-ekonomik statüdeki bir diğer çalışanı azarlama hakkına sahip olduğunu düşünebilir. Oysa tüketim dünyasındaki bu ve benzeri aksaklıklar temelde kapitalist düzenin kendisinden kaynaklanmaktadır. İki işçiyi çok basit bir nedenden dolayı karşı karşıya getiren bu durum, aslında yabancılaşma ve gösteri dünyasının aldatıcı büyüleyiciliğinde gizlidir. Her tüketicinin aynı zamanda kullandığı diğer argümanlar ise; “Ben halkım, benim vergilerimle yapılıyor her şey, bu yüzden siz bana en iyisini vermek zorundasınız.” şeklinde sıralanabilir… Bu açıdan bakıldığında AVM’ler insanların bu düşüncelerini perçinleyen, müthiş bir şov dünyasıdır. Bunu Debord şöyle açıklar:

“Gösteri kendini hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak, hem de bir birleştirme aracı olarak sunar.”

AVM ve Sanat

Sosyalleşme ve hoş vakit geçirme mekanı olan alışveriş merkezlerinin özelikle sinema ve tiyatro salonlarını da bünyesinde topladığını unutmamak gerekir. “Sanatın bu tüketim merkezlerinde bulunmasının ne gibi sakıncası olabilir ki?”, diye düşünülebilir elbette. Fakat gösteri toplumu kavramını ele alarak düşündüğümüzde, sinema ve tiyatro salonlarının, hatta çocuk oyun alanları ve çocuk tiyatrolarının buralarda bulunmasının apayrı bir önemi olduğunu söyleyebiliriz. Sanatın düşünce gücünü geliştiren, sorgulamayı sağlayan yönü alışveriş merkezlerinde aslında bertaraf edilebilmektedir. Örneğin, sistem eleştirisi yapan bir Brecht oyununu alışveriş merkezinde izlemenin kuşkusuz sorgulama gücü çok etkin olmayacaktır. Bunun oyunculuk veya sahne tasarımı gibi sanatın önemli etkin güçleriyle alakası yoktur. Mekansal bir uzama sahip olmayan bir oyun olarak hafızamızda kalacaktır. Oyun çıkışında yeniden tüketimin büyülü dünyasına geri dönecek, bizim sorgulama yeteneğimizin -kısmen de olsa- ortaya çıkışı engellenecektir.

Aynı durum çocuk dünyasına yapılan müdahalelerde de geçerlidir. Çocuk tiyatrosunun doğru ve güzel olan öğretici gücü, içinde bulunduğu oyun ve teknoloji dünyası ile zıt bir karakterdedir. Ebeveynlerin, çocuklarını buradaki çocuk tiyatrosunda alacakları faydalı mesajlarla eğitmeyi düşünmesi bir diğer tezatlıktır. Açgözlülüğün ne kadar kötü olduğunu anlatan bir çocuk oyunundan çıkan ebeveyn ile çocuğun yeniden tüketim dünyasına dönerek gerekli gereksiz alışveriş yapması durumu ne kadar çelişki barındırıyorsa, sanatın da bu gibi merkezlerde kendine yaşam alanı bulabilmesi o kadar çelişki barındırmaktadır.

Son söz; AVM’leri tuvalet ihtiyacınız için kullanabilirsiniz!

 

Kaynak:

1.Batı, Uğur (2007), Tüketim Katedralleri Olarak Alışveriş Merkezlerinin Toplumsal Göstergebilimi: Forum Bornova Alışveriş Örneği
2. Mallreport

 

Facebook Comments