Çürümenin geçmişini araştırmaya kalkışan bir kişinin uğrak noktalarından biri de bu coğrafya olmalıdır. Din soslu cehalet, hiçbir zaman layıkıyla sunulmamış eğitim, yukarıdan aşağıya geliştiği için içselleştirilememiş ve değerleri fark edilemeyen “devrim”ler… Bir türlü tahsis edilememiş,  her dönem birilerinin iyelik ekini taşıyan, mülkün temeli değil emeli haline gelmiş hukuk sistemi… Gözaltılar, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, işkenceler, darbeler, etnik baskı ve çatışmalar, suikastlar, katliamlar ve niceleri… Şuursuz aile büyükleri gibi konuşan, yaşına saygıdan kimsenin ses çıkarmadığı, en abuk sabuk lafları bile belli belirsiz bir baş sallamasıyla onaylanan makam mevki işgalcileri…

Hiç değişmedi. Bu ülkenin çürümüş eğitimi, işlemeyen yargı mekanizması ne kadar belaysa; kişilerin hadlerini bilmemeleri de bir o kadar bela.

Hiç değişmedi ama derinleşti.

“Benim memurum işini bilir.”

“Kimse bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemez.”

“Radyoaktif çay daha lezzetlidir.”

“Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz.”

“Otelin etrafındaki vatandaşlarımıza hiçbir şey olmamıştır.”

“Nerede bir zalim varsa onun yanında olacağız.”

“Bakanımı, valimi, polisimi yedirmem.”

“İlaç kaç para tutuyor onu söyle.”

“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz.”

“Ananı da al git.”

“Af edersiniz Ermeni.”

“IŞİD terör örgütü değildir, sadece öfkeli çocuklardır.”

Bir an durup düşününce akla gelenleri yazmaya kalemin hızı yetişmiyor. Büyük bir kısmı da hafızasızlığımıza yenik düşüyor. 

Neresinden tutsak elimizde kalacak bu yakın siyasi tarih, son 16 yılda ivme kazandı.

Cahilin, yobazın, şuursuzun, hadsizin, suçlunun, mafyanın sırtının sıvazlandığı; iktidarından muhalefetine savunulacak güvenilecek hiçbir yanı olmayan bir dönem yaşanıyor. Hep daha iyi yaşam şartlarını hedefleyen, kol kırılınca yen içinde kalmasın isteyen, ideallerini katalogdan seçer gibi bir siyasi parti tüzüğüne indirgemeyen, vaat edilenden daha büyük umut besleyenlerin ruh sağlığı için yüksek derecede tehdit içeren bir dönem. 

İktidarları boyunca niyetlerini gizlemeyen, dostlarının ve düşmanlarının kim olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmeyen, “terörist” kelimesi dillerine pelesenk olmuş bir partinin belediye başkan adayı, Türkan Saylan’ı, Nazım Hikmet’i, Uğur Mumcu’yu terörist ilan etti diye şaşırılıyor. Kanser hastası Türkan Saylan’ın evini basanlar için o günden bu güne değişen bir şey olmadığı ortada. Öyleyse nedir insanları hala hayrete düşüren? Öyle partinin böyle adayı.

Öte yandan 24 Ocak 2020’de sosyal medya ismi lazım olmayan bir partinin Uğur Mumcu paylaşımlarıyla dolacak. Oysa partinin genel başkanı değil miydi iki hafta önce Ozan Arif’in şiirlerini grup toplantılarında okuyan? Hem Uğur Mumcu’yu hem tetikçiliğini yapan kişileri ölümünden sonra sahiplenmek çürümek değilse nedir?

Akla, insanlık onuruna, aydınlanmaya bu kadar düşman olup hakaret edenlere şaşırmak bir hafızasızlık belirtisi değil midir? Öncesini unutmasaydık, tekrar duyduğumuzda şaşırır mıydık? Kanıksamasaydık, bu lafları işitip evlerimizde oturmaya devam eder miydik? Çürümeyi hızlandıran, önüne geçilemez boyuta getiren bu hafıza yoksunluğundan başka ne olabilir?

Çürümenin tarihinin altının çift çizgiyle çizildiği bu günlerde her şeye şaşırmak yerine; soru sormaktan ve cevap aramaktan bıkmayan, kötünün iyisine tamah etmeyen, kendi görüşünün tek adamını desteklemeyen kim varsa yarın da hatırlanacak olan onlardır. 

Kapak Görseli: Lucian Freud’un Üç Taslağı

Facebook Comments