Merhaba baba, iyisindir umarım. Bugün benim doğum günüm.

Hayır, ölü değilsin, hayattasın. Evlendirilene kadar sandıktaki çeyiz gibi gün yüzü görmeden bekleyen bir kız çocuğu olmadım annem sayesinde. Eve, odama, zaman dilimlerine, yalan söyleme mecburiyetine hapsedilmedim. Bana “Gez kızım, eğlen, sev, iç, hayatını yaşa, tadını çıkar, arkadaşlıklar kur, oku, çalış, paranı kazan, kimseye eyvallahın olmasın, farklı şehirler gör, tatil yap, seyahat et, kendini küçümseme; yapabilirsin!” diyen annem vardı. Kazandıysam üniversiteyi, insanların güvenini, saygısını, onun sayesinde. Sen var ama yok olandın hep baba. Bugün de öylesin. Annemse senin aksine, beni üç yapraklı sıradan bir yonca olmaktan kurtaran, dördüncü yaprağım oldu sensiz ama sana rağmen.

(AUSTRALIA OUT) International Women’s Day, 12 March 1977.

Televizyonlarda gözümüze sokula sokula sıradanlaştırılmak istenen psikopat bir baba figürüyle büyüdükten sonra çalışıp kendi parasını kazansa da kendi evinde hapis hayatına mahkûm edilmiş o kadın, elbette boyun eğmedi senin görmezden gelen, değer vermeyen, zorba yanına. Cesareti umut oldu ona. Hakkı verilmeyen bir personel olarak önce eniştesinin yanında, sonra girdiği belediyede senelerce uğradığı mobbinge rağmen, keyfi olarak değilse de hayatını, hayatımızı kazanmak için çalıştı. Kendi savaşının direnişçisiydi ama arkasını dönmedi diğer kadınlara. Boşanmış bir kadın olarak kızını büyütmek, kirli ağızlarda adının anılmasına yetip artıyordu belki yine de kimselere pabuç bırakmadı. Ziyaretimize gelen kuzeni için “Kim bunların eve girip çıkan bu adam?” diye meraklı-onaylamaz gözlere ve fısıltılara sessiz kalmadı, çıktı evinden “Sizi ilgilendirmez, kapatın kapınızı, girin evinize!” diye bağırdı. Karşı komşumuzun evinde aile şiddeti asla bitmezdi.

Erkek gibi kadın? 

Ne zaman bir kapı çarpılması, ağlama sesi, cam kırılması yahut kavga gürültüsü duysa dayanırdı kapıya, kırarcasına yumruklar, bir aralıkta ödleri patlamış çocuklardan biri veya evin kadını can havliyle kapıyı açmaya fırsat bulursa, dalar eve, psikopat kocasına kafa tutar, çocukları ve kadını da çıkarır evden bize getirirdi. Kendi eşlerini, çocuklarını kısıtladıkları yetmiyormuş gibi bizim hayatımıza burnunu sokmaya çalışan kim varsa aldı nasibini annemden. Kolay olmadıysa da herkesin gözünde inanılmaz bir güven ve saygı inşa etti. Bunlar sadece erkeğe özgü özelliklermiş gibi iltifat ettiklerini, güzel bir şey söylediklerini sanarak “erkek gibi kadın” dediler.  Birtakım travmalar içinde de olsa kendimi güvende hissederek büyüdüm. Annem büyüttü beni.

Ne yazık ki bu ülkede kadınların çoğu, benim kadar şanslı değiller. Erkek tahakkümünü kabul etmekten, ‘kaderine’ boyun eğmekten başka çaresi olmayan milyonlarcası var. Kadınların kız çocuğu doğurmaktan hem kendileri hem kızları adına korktukları bu topraklara binlerce fidan ekilmek yerine gömülüyor. Önce baba, sonra ağabey, amcaoğlu, kardeş, koca, oğul, müdür, patron derken erkekler hayatın her alanında; sokaklarda, evlerde, tarlalarda, okullarda, plazalarda bar bar bağırıyor. Evde oğluna tanıdığı alanı ve fırsatı kızına tanımayan babalar, şüphesiz patron olduklarında da iş yaşamında kadınlara fırsat eşitliği sunmuyorlar. Kimse baskı kurmasa “el alemin” baskısı özgürlüğümüzün üstünde bir kırbaç gibi şaklıyor. Kadın korktuğu sürece o kırbaç, o vahşi ses asla susmuyor.

isimleri dillerde bir slogana dönüşüyor

İş yaşamında kadınlara konulan türlü engeller, erkekler için söz konusu bile olmuyor. Kadının küçük çocuk sahibi olması, çok izin alma ihtimali sebebiyle iş görüşmelerinde eksi olarak hanesine yazılırken, erkekler için aynı durum geçerli değil. Kadınlar beden gücü olarak zayıf görülmenin yanı sıra psikolojik olarak da zayıf ve kırılgan olarak algılanıyorlar. Aynı şartlarda çalıştırılan ama erkeklerle aynı haklardan faydalanamayan kadınlar, başka iş bulamama korkusuyla susuyorlar. Evde babanın ya da kocanın, sokakta toplumun, iş yerinde patronun tahayyül ettiği sınırlar içine sıkışıyorlar. Öldürüldüklerinde, ölümlerin suçlusu bulunmaları için hep bir hak ediş yapıştırılıyor üstlerine. Yaşamları boyunca asla hak ettikleri şekilde yaşayamayan kadınlar, hak ettikleri şekilde öldükleri yalanıyla gömülüyorlar, isimleri dillerde bir slogana dönüşüyor.

Yüzlerce yıl önce başlamış bir kavganın sesi oluyorlar karanlıkta. Kendi çağında kendi dibine ışık veremeyen binlerce kadın, sonraki çağa ışık tutuyorlar. Hemcinslerine deniz feneri oluyor, el uzatıyor, omuz veriyorlar. 8 Mart 1857’de New York’ta 40 bin dokuma işçisinin “eşit işe eşit ücret” grevinde ölen işçilerin havadaki yumruğundan, günümüzün dokuma tezgâhlarına ve hayatın her alanına yayılarak sürüyor aynı kavga. Patronlar belki hala gaddarlar ama kadınlar kırılgan ve naif değiller, aksine çok güçlüler. Sinmeyecek kadar cesurlar.

Bu yüzden kadınlar bir çiçek değiller, olmayacaklar. Bir saksıya mahkûm kalarak, süs bitkisi gibi kenarda durarak değil kozasını yırtıp çıkarak, derisini değiştirerek, büyük hayaller kurarak, gözlerini zirveye dikerek kazanılacak özgürlük. Mutlaka zorlu ama hayati önem taşıyan bir mücadelenin neferiyiz hepimiz o dokuma fabrikasında yanarak öldüğümüzden beri.

Pek çok kadının bile eril dilden kurtulamadığı; renklere, arabalara, meslek gruplarına, filmlere, oyuncaklara, işlere yüklenen cinsiyet kavramlarının bir türlü aşılamadığı bu ülkede kadın gibi kadın olmak onurdur bana. Okutulmayan, iş verilmeyen, iş yerinde ezilen, imkân tanınmayan, tacize uğrayan, fırsat eşitliğinden yararlanamayan, kıyafetiyle-saçıyla-makyajıyla yaftalanan, sınıflandırılan, şiddet gören, öldürülen her kadın için daha çok bağıracağız sokaklarda.

Para ile alınıp satılabilen bir varlık olmadığımızı, değerimizin mutfak robotu, çiçek ve mücevher gibi maddi nesnelerle ölçülemeyeceğini söyleyeceğiz her fırsatta. Çünkü hediyeler değil, mücadelemize destek verilsin istiyoruz. Bir mal gibi alınıp satılmak, edilgen bir nesne gibi istenip verilmek değil; karar merci olduğumuz, en mutlu günümüzde toplum kalıplarını yıkarak eğlendiğimiz birliktelikler yaşamak için savaşıyoruz.

çünkü biz buyuz, buradayız ve sokağı terk etmiyoruz!

Evimizin temizlikçisi, hizmetçisi, kocalarımızın kölesi değiliz. Birlikte yaşanılan hayatın tüm yükünü omuzlamak zorundalığımız yok. Her türlü dayatmayı reddediyoruz. Bedenimizi, reglimizi, sutyen askımızı, selülitlerimizi saklamayacağız; siz bizi sığdırmaya çalıştığınız kalıpları yıkacaksınız. Biz kılık kıyafetimizi sizin iradesizliğinize uygun seçmeyeceğiz; siz kendinize hâkim olacaksınız. Ne kadar istersek o kadar dekolteli giyinecek, ne kadar istersek o kadar boya sürüneceğiz, istemezsek kati suretle makyaj yapmayacak, fön çektirmeyeceğiz. Şık olmak, erkek sözü dinlemek, yanınıza yakışmak, usturuplu olmak zorunda değiliz. Topuk boyumuza, etek boyumuza, saçımızın boyuna karışmayacaksınız. Kaç çocuk doğuracağımıza, hangi işte çalışacağımıza, eve kaçta döneceğimize, nerede tatil yapacağımıza kendimiz karar veririz. Öpüştüğümüzü, güneşlendiğimizi, sarhoş olduğumuzu görmek, kahkahalarımızı duymak istemiyorsanız dönün evinize, çünkü biz buyuz, buradayız ve sokağı terk etmiyoruz!

Facebook Comments