Danimarkalı sinematograf Robby Müller’in çığır açan filmlerinden beşini okuyucularımız için derledik.

Danimarkalı görüntü yönetmeni Robby MüllerWim Wenders’ın yol maceralarını konu alan eşsiz filmi Alice in the Cities ve Paris, Texas’tan Jim Jarmusch’un Amerikan serserilerine övgü niteliğindeki incelikli filmi Down by Law ve Dead Man’e kadar son yarım yüzyılın en yenilikçi ve görsel açıdan çekici filmlerinden bazılarını kameralara yansıttı.

1960’lı yıllarda ortaya çıkan ve gelişmekte olan Nouvelle Vague ve Cinéma Vérité hareketleri gibi İtalyan yeni gerçekçi akımların öncülüğündeki doğal çekim yöntemlerinden esinlenen Müller, gereksiz tekniklerden, izleyicileri manyetik bir yoğunlukta içine çeken uzun, geniş çekimlerden oluşan süslü “kamera akrobasi”si ve genel çerçeveleme cihazlarından kaçınan ezoterik bir film çekimi geliştirmek için yola çıktı. Ayrıca, film sektöründeki yeni gelişmelerin yardımıyla yapay olmayan ışıklandırmanın kullanımında ustalaşmaya karar verdi ve tüm bunları adeta bazı duyguları sembolize etmek için belirli renkleri kullanan bir ressam edasıyla yaptı.

Müller kariyeri boyunca Wenders ve Jim Jarmusch’un yanı sıra Lars von Trier ve Steve McQueen gibi kendiyle aynı kafada olan yönetmenlerle birlikte anıldı. Hemen hemen hepsi Müller’in olağanüstü vizyonu ve bilgisine çok şey borçlu olduklarını ifade ediyor. Jarmusch bir keresinde, “Robby bana çok şey öğretti. Örneğin, senaryoda güneşli bir gün olduğunu söylüyor ancak çekimlerin yapıldığı gün bulutlu ve yağmurlu oluyor. Birçok kişi o gün çekim yapmaktan vazgeçerdi. Fakat Robby her zaman ‘Bir düşünelim bakalım, belki yağmur ve bulut daha iyidir’ deyip bizi çekim yapmaya ikna ederdi.” dedi.

Biz de sinemaya yeni bakış açısı getiren sanatçının en başarılı çalışmalarından beşini sizlerle paylaşıyoruz.

1. The Left-Handed Woman (1977)
The Left-Handed Woman, 1978

Müller, 1975 yapımı Win Wenders filmi Wrong Move’un senaristi Alman yazar ve senarist Peter Handke ile tanışır ve Haneke’nin incelikli eseri The Left-Handed Woman için bir araya gelirler.

The Left-Handed Woman, Paris’in bir kenar mahallesinde kocası ve oğluyla yaşadığı banliyölere özgü varoluşu yüzünden hayal kırıklığına uğramış ev hanımı Marianne’ın hikayesini konu alır.

Bir gün, görünüşte taviz vermeyen Marianne, kocasının onu terk etmesini ve evden çocuklarıyla birlikte ayrılmasını ister. Böylece yalnız kalarak güçlenecek ve kendini keşfetme yolculuğuna çıkacaktır.

Müller’in sinematografisi nefes kesici bir şekilde estetik ve çağrışımcı. The New Yorker yazarı Richard Brody şöyle ifade ediyor, “Banliyö manzarası, trenlerin şiddetli telaşıyla titreşir ve şömineden oldukça belirgin bir ısı yayılmaktadır, bahar ışıkları tıpkı bir ressamın elinden çıkmış gibi bezemiştir her yeri…”

Müller, Wenders ile olan çalışmalarının aksine -genellikle hareketli taşıtlardan ve parlak, aldatıcı renklerden yakalanan geniş ve durgun kareler- filmin baş kahramanını içine çeken yalnızlık duygusunu vurgulamak için gergin görüntüler, donuk kamera hareketleri ve yumuşak, soluk bir renk tonu kullanır.

2. Paris, Texas (1984)
Paris, Texas, 1976

1972 ve 1977 yılları arasında Müller ve Wenders, Wenders’ın simgesel yolculuk üçlemesi olan ressam Edward Hopper’ın tablolarına görsel bir saygı niteliğindeki Noir Drama örneklerinden The American Friend de dahil olmak üzere beş film çektiler.

İkili sonrasında 7 yıl süren bir aranın ardından başyapıt sayılabilecek 1984 yapımı Paris, Texas’ı çekiyor. Film, Hary Dean Stanton’ın darmadağın bir şekilde uçsuz bucaksız bir çölde başıboş dolaşırken helikopterden çekilmiş epik sahnesiyle başlıyor. Kahramanımız yıllardır kayıp ve onca zaman kendisine uzak kalmış oğluna tekrar kavuşmanın üzerine yeni bir amaç edinir. Oğlunu da yanına alarak gemiye binerler ve yıllar önce kendilerini terk eden karısını aramak üzere yola koyulurlar.

Wenders ve Müller bu yürek parçalayıcı filmi önceden hazırlanmış bir senaryo olmaksızın çektiler. Doğal manzara ile tam bir uyum içinde çalışmışlar, yanan güneş ışığını ve sağanak yağmuru kucaklayıp çoğunlukla hareket halindeyken çekim yapmışlar ve sonuçta oluşan atmosfer ile benzersiz bir şekilde etkileyici görüntüler yaratmışlar.

Filmin en ünlü sahnelerinin başındaysa, parlak pembe tiftik kazağı içerisinde bir aynanın arkasında ustaca yerleştirilen büyüleyici Nastassja Kinski‘nin striptiz yaptığı sahne geliyor. Müller, bu sahnede gerçekçi bir etki elde etmek için sahnenin birebir çekilmesi gerektiğinde ısrar etmiş.

3. Down by Law (1986)
Down by Law, 1986

Müller’in Jarmusch’la karşılaşması iki kreatif ve klasik film çekme metotlarını küçümseyen bağımsız aklın tanışmasıydı.

Jarmusch hemen Müller’in sinemaya olan doğalcı yaklaşımından –ışığa 360 derece yaklaşımı, doğal sahne arayışı için yarattığı görüntü teknikleri- oldukça etkilenmişti ki bu gözlemsel yönetmenliği, meşhur Amerikalı yönetmen için eksik olan tek şeydi.

İkilinin birlikte yaptığı ilk çalışma 1986 yapımı Down By Law; işsiz bir Dj, bir kadın satıcısı ve New Orleans’teki bir hapishaneden kaçan İtalyan turistin hikayesini anlatıyor.

Down By Law görsel olarak oldukça kural dışı bir film. Müller ve Jarmusch, yemyeşil ormanlar ve bataklıklardan oluşan manzaranın canlı tonlarının, anlatı etkisinden uzaklaştıracağını ve bunu başka bir şekilde hayal etmenin zor olduğunu düşündükleri için filmi siyah beyaz çekmeye karar vermişler.

Üçlünün hayata kaçışını anlatmak için nehirlerden geçerek ormanlık alanlarda ilerleyen filmde daracık hapishanede geçen çekimlerle izleyicide klostrofobi hissi yaratan Müller’in mucizevi kamera sihirbazlığı sayesinde (Jarmusch’ın deyimiyle) “neo-Beat noir komedi” tarzını yakalayarak performanslar ön plana çıkmıştı.

4. Barfly (1987)
Barfly, 1987

1987 yapımı film Barfly’ın senaryosu Charles Bukowski’nin yarı-otobiyografisini konu alır. Başrollerini Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in paylaştığı filmde İsveç-Fransız yönetmen Barbet Schroeder, Müller’in loş barlarda çekilen film setinde hünerlerini gösterebilmesi için ona gerekli ortamı hazırlamıştı. Müller duruma kayda değer bir özgüvenle girişmiş, bar sahnelerini resimsi bir şekilde parlatan ve ortamı kolaylıkla entegre edilebilen hassas ışıklı florasan lambalarıyla donatmıştı.

Alkol ve şiirde hayat bulan Bukowski’nin alter egosu rolündeki (Henry Chinaski) Rourke ise muhteşemdi. Bitik anti-kahramanımızı deliler gibi içerken, entel entel konuşurken, bar kavgalarına karışırken ve dostu alkolik Wanda’nın sohbetine (Danaway) kendini kaptırırken görüyoruz. Barfly’da Schroeder’in niyeti Bukowski’nin serbest ritmde giden senaryosunu onurlandırmaktı ve Müller yazarın romantik atıp tutmalarını ustaca beyaz perdeye taşıyarak ne kadar mükemmel bir yardımcı pilot olduğunu kanıtladı.

5. Breaking the Waves (1996)
Breaking the Waves, 1996

Müller 1996 yılında Lars von Trier’in belgesel tarzındaki radikal filmi Breaking the Waves için kolları sıvadı. Von Trier manifestosu, tüm filmlerin bir el kamerasıyla çekilmesini ve özellikle kamera için tasarlanan doğal ışıklandırma ve hazır sahneleri kullanılmasını şart koşan Danimarkalı sinema hareketi Dogma 95’i hayata yeni geçirmişti.

Hal böyleyken Von Trier, Müller’in filmin olay örgüsünü önceden bilmesine gerek olmadığını belirtti ve kameranın oyuncuların etrafında serbest bir şekilde dolaşmasını istedi, böylece sinematograf belli açıları ayarlayamadan ya da önceden aydınlatma kullanımını planlayamadan tamamen objektif olarak bir gözlemcinin rolünü oynayabilecekti. “Sadece bir seyirci olmamı ve istediğim yere bakmamı istedi. Kameranın kendisi bir yargılama fonksiyonuna sahip değildi ama bir çocuğun gözü gibi işlev görecekti.”

Ortaya çıkan film her açıdan oldukça radikaldi. Küçük bir sahil kasabasında Norveçli bir petrol işçisine aşık olan genç, son derece inançlı İskoç bir kadının hikayesini anlatıyor. Adam hayatını değiştiren bir sakatlık geçirince sevdiği kadından başka bir adamla beraber olmasını istiyor ve bunun tanrının isteği olduğu dile getiriyor.

Dünyanın dört bir yanındaki görüntü yönetmenleri, Müller’in kasıtlı olarak tanecikler, solgun renkler ve kararsız kamera hareketleriyle tanımladığı odaklanmamış görüntülerine öfkelenirken film senaryosuyla muhafazakar seyirciyi de kızdırmıştı. Ancak bugün, sinema tarihinde çığır açan bir dönem olarak kabul edilmektedir.

Yazı: Daisy Woodward

Kaynak: anothermag

*** Yazı Nihan Kaşoğlu tarafından PostLine için Türkçe’ye çevrilmiştir. 

Facebook Comments